15 Ekim 2019 Salı

Bugünden Bakınca "2010'lar Türk Şiir Hesabı" Hakkında Mülahazalar


"2010'lar Türk Şiiri Vakası" da diyebiliriz, bu minvalde geride bıraktığımız yılın yaz aylarında twitter'da zuhur eden hesabın etkisini ve arkasındaki eli, yarattığı tartışmalar ışığında incelemeyi deneyeceğim. Hesabın bio'suna baktığımızda "poetik bir çerçeve" çizmekten öte bir güncel haber deposu olma, hatta magazinselleşme arzusunun beyan edildiğini gördük. Dolayısıyla, magazin yapmayı eleştiri konusu edemeyiz. Ancak, bio'da yer verilen ikinci iddia yani poetik nabzın tutulmasına ilişkin bir eleştirinin meşalesini, hesabın "kurucu babalar" argümanı üzerinden yakabiliriz. 2010 şairlerinin tepkisini çekmeye başladığı yer de burasıydı zaten. Kurucu babalar olarak hesap tarafından işaret edilen isimlerden Ahmet Güntan, Enis Akın, Osman Özbahçe, Ömer Şişman, İbrahim Tenekeci, Hakan Arslanbenzer, Ah Muhsin Ünlü, Osman Çakmakçı ve Osman Konuk'u hatırlıyorum. Burada kurucu baba tabiri neden tercih edilmişti? Bu isimleri 2010 kuşağı ile bitiştiren neydi? Poetik bir etki alanı yaratmaları, şairlerin gelişimine katkıda bulunmaları, mahfil oluşturmaları mıydı kasıt, yoksa daha dar bir tanımla 2010 şairlerinin kitaplarının yayımlanmasına, şiirlerinin dergilerde yer almasına ilişkin karar verici konumlarına mı atıfta bulunulmuştu? Örneğin; söz konusu Güntan, Şişman, Tenekeci, Arslanbenzer, Akın vs. ise ilk ve ikinci kategorilerin aynı anda geçerli olduğunu kabul edebiliriz. Ancak Osman Konuk, Ah Muhsin Ünlü gibi isimlere sıra geldiğinde aynı berraklıkla hareket edemeyiz. İkisinde de dolaylı bir etki söz konusu, elbette. Ancak kolektif ve kuşatıcı değil, önceki kuşaklardan tevarüs edilerek cılızlaşan, tercih konusu olan bir etkiden bahsedebiliriz. Her halükarda, kurucu baba tercihinin spekülatif ve üzerinde kolaylıkla mutabık kalınamayacak isimlerden oluştuğu ve bu kavramla 2010'lar kuşağının yöneliminin uyuşmadığı açıktır.

Tam da burada hesabın bio'suna geri dönüyorum. Bana kalırsa asıl gaye, 2010'ların kurucu babalarını poetik anlamda işaret etmekten çok, argümanın magazinsel anlamda koleksiyon  değeriydi. Aslında hesap sahipleri için önemli olan hangi şairin 2010'lar üzerinde ne düzeyde etki oluşturduğu değildir, kendi zihinlerindeki karmaşayı kadraja almak ve koleksiyonlaştırmak istemektedirler. Bu nedenle, birbirine benzemezleri poetik olanla değil magazinsel olanla teyellemekte ve bu sayede bir 2010'lar yekûnuna varmayı arzulamaktadırlar. Henüz 2000'ler kuşağı ile sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği ve müstakiliyeti tartışılan bu kuşağa baba atayan argümanlar, kuşak içre şairleri öfkelendirmiş ve hak gaspı suçlamalarına kapı aralamıştır. Nitekim, en başta "kurucu baba" tabirine Ümit Güçlü, Mikail Söylemez, Murat Çelik gibi isimlerden kuvvetli itirazlar gelmiş ve bu kuşağın "babasızlığının" onun karakteristik özelliklerinden biri olduğuna işaret edilmişti.

Diğer yandan, bu aynı zamanda 2010'lar kuşağı şairlerinin kim olduğunu da bilinçli şekilde sorunsallaştıran bir tercihti. 2010'larda şiir yazmayı sürdüren mi, 2010'larda şiire başlayan mı? 1990'dan önce ya da sonra doğanlar mı? Hesabın sürekli referans verdiği ve bir ara takipçilerini bezdirdiği "koleksiyonun" nadide parçalarına baktığımızda; Nilgün Emre, Eray Sarıçam, Mustafa Nurullah Celep, Kaan Eminoğlu, İlker Şaguj, İnanç Avadit, Mikail Söylemez, Enes Malikoğlu gibi isimlerin görsellerini ve mesajlarını görüyorduk ki - bu da, "birbirine benzemezlerden" oluşan bir koleksiyon politikasının burada da sürdüğünü gösteriyordu. İkinci Yeni birbirinden uzakta ancak aynı poetik yönelimin etrafında kümelenmiş şairler tarafından başlatılırken, burada dijital dünya sayesinde birbirinin burnunun dibinde ancak birbirine benzemeyen aktörlerin gözümüze sokulmasının maruz müşahidi edildik. Elbette, bazı isimler bir "humour"un köpürtülmesi için kullanılırken, bazılarının argüman değeri taşıyan cümlelerine yer veriliyor ve son tahlilde hepsi 2010'lar bohçasının içerisine tıkıştırılıyordu. Bu faslı kapatırken, hesap 2010'ların fikir babalarını ve bir şekilde 2010'lar denilen periyoda giren şairlerin kimler olduğu konusunu daha da bulanıklaştırmış ve elde sadece magazinsel olan kalmıştır, diyebiliriz.

Buna karşılık, hesabın dolaylı da olsa bazı müspet çıktıları olduğunu kabul edebiliyoruz: Murat Çelik'in hesabın kafa karışıklığına itiraz niteliğindeki yazısı ile Ümit Güçlü'nün bu itirazı teorik bir çerçeveye oturtmak istediği ancak devamı gelmeyen yazılarını analım. Kadir Sevinç'in Poespektüs'ün ilk sayısında kaleme aldığı ve sonunda 2010'lar Türk Şiiri hesabının Kanon 2010'u çıkaran kadrolar tarafından yönetildiği argümanıyla tamamlanan yazısı ise sadece bu ilişkiye odaklanmayıp, "kurucu baba" argümanına başvuran bir hesap ile kurucu baba iddiasını reddeden bir dergi manifestosunun tutarsızlığına işaret ediyordu. 

Ha bir de hesabın meşhur Heves Dergisi'nin kapanışını 2010 kuşağı için milat olarak işaret etmesi ve buradan hareketle bir tartışmayı canlandırmasını da müspet dairede sayabiliriz. Yine hesaptaki yüksek katılımlı anketlerin ise heyecan uyandırıcı ancak amaçtan sapan girişimler olduğunu belirtebiliriz. Burada daha ziyade yumurtaları birbirine tokuşturmaca mantığı hakimdi. Ancak gelecek vaat eden eleştirmenleri, ilk kitabı dört gözle beklenen 2010 şairini soruşturmaya açtıkları anketleri başarılı bulduğumu söylemeliyim. Bunlar yine de, hesabın çok sevdiği bir kelime ile göz doldurucu "verimler" olarak nitelendirilemez.

Burada daha berrak bir hükme varabilmek için hesabın kimliğine ilişkin mülahazaları derinleştirmeye ihtiyaç duyuyoruz. Gerçekten de, hesabın sahibine dair birçok söylentinin hızla dolaşıma girdiğinin hatta hesap sahibini bulma girişimlerinin dostlar arası kavgalara ve bilişim merheminden medet ummaya kadar uzandığının bizatihi tanığıyım. Bu süreçte bir grup şair, bir persona avının öznelerine dönüşmüştü, ne yazık ki. Şüphesiz, şahsımdan Enes Malikoğlu ve Neo-Karşılıksız İyilikçiler'e, Tezgah ekibinden Kanon 2010'culara, Tugay Kaban'dan Mustafa Nurullah Celep'e, Fayrapçılardan Kozacılara kadar geniş bir yelpazede söylem ve üslubun yer yer yakınlaşıp uzaklaştığı, şüphenin yer yer çok güçlenip cılızlaştığı tahminlerle karşılaştık. Kâh hesabın ilk kez Enis Akın ve Natama tarafından #ff'lenmesi kâh zorlu bir twitter personası olan Arslanbenzer ile hesabın flörtleşmeleri bahisleri yükseltti. Bununla birlikte, hesabın kapanır ayak yaptığı propagandayı takiben çok yakın bir isim tercihiyle ortaya çıkan Kanon 2010 dergisi şüphe bulutlarını en güçlü şekilde üstüne çekti. 2010'lar Türk Şiiri hesabıyla, dergi hesabı arasındaki sempatik alışveriş gözlerimin önünde canlanıyor. Ancak elbette, bu "Kanon 2010 = 2010'lar Türk Şiiri hesabı" sonucuna götürmez bizi. 

Yoksa götürür mü? Hesap sahiplerinin mutlak reddiyesine karşın hala bu minvalde hareket etmek ortamı bezdirecektir. Ayrıca, Kanon 2010'un yayın politikasına baktığımızda hesaba hakim olan humour'un ve kıvraklığın tam aksi istikamette bir poetik tıkanıklık gördük. Bu nedenle, benim bir tahmin hakkım varsa, o da Kanon 2010'un oluşum aşamasında faal olup, bağımsız bir şekilde bu oyunu kurgulayan ve sonrasında dergiden ayrılan bir odaktan yana olacaktır. Bu odak bir ya da birkaç kişiden oluşabilir. Nitekim, hesabın birden fazla kişice yönetildiği hissiyatı, barındırdığı çoklu dil ve bazen alçalıp yükselen bazense tamamen ve bilinçli bir şekilde ortadan kaldırılan humour'undan ileri gelmekteydi. İnanç Avadit'in Enis Batur'la ilgili cümlesi, Nurullah Celep'in boğazlı kazaklı pozları, Cemal Kafadar'a başvurdukları twit, Küçük İskender'e izafe edilen veciz ifade ya da Nilgün Emre'nin şiirlerine dönük eleştirilere siteminin birden fazla kez tweet'leştirilmesi bu bilinçli tercihin örnekleriydi.

Son söz olarak; 2010'lar kuşağı, gerek şiir içinde gerekse dışında hiçbir kuşakta görülmemiş düzeyde "dijital medya" ile iç içe olma imkanına sahip oldu. 2010'lar Türk şiiri hesabını yöneten kadrolar bu dili iyi konuşuyor, enstrümanlarını iyi yönetiyorlardı. Dinamik ve provokatiftiler. Ancak, son tahlilde, bizi ilgilendirdiği yönü itibariyle 2010'larda şiirin ne olduğuna dair bir şey bırakmışa benzemiyorlar. Çünkü bunu hiç tercih etmemişlerdi. Onlar dijital haberciliğin örneklerini, 2010'lar Türk şiiri gibi konsolide bir kamuoyunda konuşturmak istediler. Bu yanıyla, 2010'lar Türk şiirine dair poetik değeri olan bir söz eylemekte değil belki ama magazincilikte muvaffak oldular. Haberleştirme hızları kıskandıracak düzeydeydi. Ancak, bu aynı zamanda onların kimliklerine dair tartışmaları da anlamsız kılan bir eğilimdi. Gerçek kişiler tarafından yönetilen hesaplarda yazılanları haberleştirirken belki hiç olmadılar, belki tamamen yapay zeka tarafından yönetilen bir hesap birkaç ay boyunca Türk şiir gündemini meşgul etti.  Aslında bu da neden sadece tekil bir merakın konusu olmaya mahkum olduklarını göstermiyor mu?   

Kaygusuz 7, 2019.

15 Haziran 2019 Cumartesi

Alper Öz'le "Meram: Yeni Yol" Üzerine Soruşturma


- Fanzin çıkarmaya nasıl karar verdiniz, gerekli kılan şey neydi? Kimlere hitap ediyorsunuz? Yeni veya farklı yapacağınızı, yaptığınızı düşündüğünüz şey nedir? 
Temmuz 2014'te, yani bundan yaklaşık 5 yıl önce ilk sayısını çıkarttığımız fanzinimize biçtiğimiz gömleği tarif etmenin bugünden bakınca biraz zor olduğunu kabul etmeliyim. Ancak kısaca, şiir ve edebiyat gündeminin boğuculuğundan biraz uzakta, kendi estetik meselelerimize odaklandığımız -  yemek tariflerinden dem atölyesine; adab-ı muaşeret notlarından 35-40 sayfaya varan ve ilginç bir teknikle oluşturulmuş Levent Yılmaz atelyesine kadar, bir mecra kurmak diye nitelendirebiliriz derdimizi. Rüşdü Paşa'nın çocukluğunun geçtiği Konya Meram'dan ve Walter Benjamin'den ilham alarak ismini belirlemiştik. Meram Yeni Yol değil, "Meram: Yeni Yol". Yani insanın ana vatanı olan çocukluktan, bir iç Anadolu şehri olan Konya'nın bozuluşuna, kapitalist saldırılar ve masumiyetin yitişine karşı gündelik hayatın estetiğini muhafaza etmeye yönelik notlar almaktı esas yaptığımız. Hitap ettiğimiz kitle başta meramımızı tam olarak anlatmakta güçlük çektiğimiz arkadaşlarımız olmak üzere - ki onlara ilk sayıda çelmeci ortodokslar dedik, dijital mecrada bir şekilde temas edebileceğimize inandığımız "herkes" oldu. Hayatı yalın ve basit yaşamanın, gündelik hayatın estetize edilmesi için bir şart olduğunu düşünüyorduk. Bu nedenle,  en başta fanzinimiz "paint" ve "word" ile tasarlandı ve beğendirme kaygısı gütmedi.Baştan sona kadar e-fanzin olarak kalmayı tercih ettik; issuu ve google drive'da okuyuculara ulaştık. Bunun bir nedeni dijital ortamın dayanılamaz cazibesiyse, diğeri kadromuzun kitabevleri ve diğer mecralarda dağıtım ve geri toplama mücadelesi için fiziksel kondisyona sahip olmamasıydı. Fanzinciliğe bir çeşit "keyfekeder" duruş getirdiğimizi söyleyebilirim. Nitekim, o günden sonra daha kişisel, çoğu zaman tek kişinin elinden çıkma ve minimum tasarım çizgisini benimsemiş dijital fanzinlerin sayısında bir artış gördük. Ayrıca, okuyanlardan her zaman güzel geri dönüşler aldık. Bir arkadaşımız "bir fanzin ilk defa internet ortamına bu kadar yakışır" dedi. Yine çeşitli soruşturmalarda "iyi fanzinler" arasında ismimiz geçti. Başka bir mecrada yer verilmeyecek ya da kerhen yer verilecek işlerimizi sergileme imkanı bulduk. Burada yayınlanan şiirlerimden birçoğu ikinci kitabımda da yer aldı. Özellikle, uzun Levent Yılmaz atölyesi övündüğümüz işler arasında. Bunun dışında Aydın Boysan'dan Yavuz Dizdar'a, Halil Bezmen'den Karolin Fişekçi'ye, VJ Bülent'ten Canan Ergüder'e, İtalyan porno film yıldızı Selen'den Seyhan Erözçelik'e birçok farklı ve renkli ismi konuk ettik. Oylumlu sayımızı müteveffa ve büyük Türk düşünürü Sencer Divitçioğlu'na armağan ettik. Bununla birlikte görsel tercihlerimize çeşitli kesimlerden ağız birliğiyle yöneltilen "pornografi" suçlamasına ise hala gülüyoruz.

- Bu süreçte nasıl aşamalardan geçtiniz? Başlarken belirlediğiniz noktada mısınız?


Toplamda yedi sayı olarak yayınladığımız "Meram: Yeni Yol Fanzine" yaklaşık iki yıl boyunca iki bazen de üç kişi katkıda bulundu. Kurucu kadroda ben ve Rüşdü Paşa vardık. Fanzinin ilk yazısı aramızdaki dostluğun arkeolojisini merak edenler için en kapsayıcı yazı niteliğindedir. Bu yazıda Yalçın Küçük'ten İsmail Pelit'e, Enis Batur'dan tenbelheyven'a, Frost'tan Novalis'e bir "iz sürme" ve anlamlandırma hikayesini okuyabilirsiniz.  Şimdilerde elini eteğini şiirden ve denemeden çeken Ali Süha, 2016 yılına kadarki kadronun bir diğer konuğu oldu. 2016 yılından sonra çıkarttığımız iki sayıda ise Apemohsen Özüsönmez'in katkıları oldu. Bu dönemden sonra tasarımımız ve bir oranda içeriğimiz de değişti. Ancak, ana damar her zaman muhafaza edildi. Meram: Yeni Yol'un serüveni aynı zamanda onun yayıncılarının dostluklarındaki ve özel hayatlarındaki kırılmaların birebir yansımasıdır. Nitekim, birbirimizle konuşmadığımız dönemlerde bile fanzini yayınlamayı sürdürdük, bu da içeriğe yansıdı - yansısın istedik. Başlarken arzu ettiğimiz noktaya fanzinin son sayısı itibariyle eriştiğimizi düşünüyorum. Dediğim gibi, bir şekilde bu damar hala hatırlanıyor ve okuyucular tarafından soruluyor. Meramımızı anlattık ve yolun sonuna geldik. Böyle bir şeyi tekrarlamayı anlamlı bulmuyoruz ki - bu da isabetlidir. Ezcümle, bu deryaya dalmak isteyenleri - orada büyük bir koleksiyon bekliyor.  

Natama 22, Mayıs 2019

9 Mayıs 2019 Perşembe

Enes Malikoğlu'nun Anladığım Kadarıyla'sına İlişkin Etüdler



Enes Malikoğlu’nun poetik faaliyetinin tarihçesine baktığımızda, geç kalmış gibi görünen bir kitapla karşı karşıyayız, diyebiliriz. Tasfiye, İzafi, Yordam gibi mecmualarda bugün kendisiyle eş zamanlı yazan birçok şairden evvel başladığı macerasını Afro gibi damgasını bastığı ve hala eksikliği hissedilen bir mecmuanın yayıncısı olmakla taçlandırmıştı. Son günlerin tartışmasından mülhem, şayet varsa bir 2010’lar kuşağı – Afro bu kuşağın kısa soluklu ama etki bırakan dergilerinden biri olarak anılacaktır. Elbette, tam bu noktada, Mustafa Nurullah Celep’in dergiciliğin bir ideal olduğu argümanıyla Fayrap’ı överken, tıknefes yeni biçimci dergilere karşı eleştirisini Afro özelinde de hatırlamakta fayda olabilir.

2018 yılında İzdiham Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluşmuş olan kitabın ana meselelerini birkaç başlık altında toplayabiliriz;

Mücahidin Müteahhide Dönüşümü; Bugün siyasal iktidara yöneltilen eleştirilerin başında bir tür “sosyal sınıfın dönüşümü” hikayesi geliyor ve bunun retorik karşılıklarından biri de “mücahitken müteahhit oldular” ifadesinde kendisini buluyor. İktidar partisi için inşaat sektörünün merkezi önemi herkes tarafından biliniyor. TÜİK verileri sektördeki yatırımların karşılığında 2002-2016 yılları arasında reel olarak 2.8 kat büyümeyi işaret ediyor. Türkiye İMSAD 2018 Sektör Raporu’na göre ise 2017 yılında inşaat sektörü yüzde 8,9 büyürken, özellikle üçüncü çeyrekte yaşanan yüzde 18,6’lık büyüme dikkat çekiyor.

Erbatur Çavuşoğlu'na göre mevcut iktidar partisinin hegemonyası, tarihten devraldığı korporatist ilişkilerin İslami ve milliyetçi özgün bir sentezle makyajlanmış halini temsil ederken; hak değil görev temelli, güçlü bir lider kültürüne dayanan bu makyajlanmış modelin meşruiyeti ise inşaata dayalı büyüme modeli olan Ulusal Popüler Proje ile sağlanıyor. Yeni sembolü TOKİ olan bu hegemonya projesinin temel fiili ise inşa etmek ve metalaşmamış mekanları emlak piyasasına dahil etmektir[1].
İktidarın sektöre hususi bakışını yansıtan bu verilerden sonra, şunu da eklemeliyiz: Galatasaray sabık Başkanı Ünal Aysal’ın “AKP’ye oy veren 20 milyon Galatasaray taraftarı” var sayımı nasıl istatistikle çelişiyorsa, iktidar partisine oy veren geniş toplumsal kesimlerin de bir zamanlar mücahit olmadıkları gibi, topyekun müteahhide dönüştükleri de söylenemez. Ancak, sosyoloji, antropoloji ve siyaset psikolojisinin cebelleşeceği bu önermenin bize kalan yanı ise poetik deneyim alanına indirgenebilir.
Doğrusu bu ya, ilgili temaya dair hali hazırda, irili ufaklı birçok şiir yazılıyor. Bazıları alabildiğine kitsch ve nihayetinde Üsküdar’a, At Pazarı’na, şallı kızlara, nargileci oğlanlara dayanıp sönümleniyor. Enes Malikoğlu’nun kitabında ise arka planda işleyen bu tema, ilgili eleştirinin en içten dile getirilişlerinden biri olmaklığıyla kalmıyor, meseleyi kafelerdeki kız ve oğlanları röntgenlemektense daha sahici yanıyla ele alabiliyor.



Nitekim,  söz konusu Malikoğlu şiiri olduğunda,  şairin uzun süredir inşaat sektörünün içinde bir mühendis olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu yanıyla Malikoğlu,  şiirin payına düşen yabancılaşma efektinin tam da sinir uçlarından okuma imkanına sahip bir şair diyebiliriz.

Malikoğlu’nun şiirlerinde öne çıkan motif, büyük ve kutlu bir zamana kadar, birbirlerine sahip çıkma taahhüdü veren (yani ironik yönüyle yine müteahhitlerin), aslında birer yedek paraşütü olduğu ve o kutlu gün (! - herkes için anlamını şaşıran) geldiğinde açılmak üzere, bir kenarda saklandığıdır. Şu dizeleri bu kontekste okumayı teklif ediyorum (Yedek Paraşüt, s.18-19):

 “Oysa değil miydi ki/ Ey yoldaşlar bizleer, sistemin dişlileri değiliz./ Ve bizler her ahval ve şeraitte direneceğiz/ Dar’ul harb’in bir ferdi olmaktansa ipi boyna kendimiz geçireceğiz”
“her cumartesi dernekte/ dernekte siliniyor ruhlar/ ideologya derslerinde”
“biliriz, hepimizi birimiz için – de olsa/ birimiz bir pundunu bulunca müteahhit”

Ve İtirazlar (Dipnot I-IV, s.13-16);
“Tahrif gücü yüksek bombadır/ bize lüksiyat”
“Gençtik ve güzeldik/ itinayla itiraz ederdik/ Belki buydu kusur”
“Hür ve namuslu ayaklarımız vardı/ aşındıramadığımız yollar-yürüdükçe/ Altlarımızda doru atlarımız/ Libadiye’de katlarımız olmadan önce”
“Darul harpten yeni çıktık sen bekle/ Cumaya gittim bir cumartesi döneceğim” (Bir Takım Aksaklıklar, s.51).

Bunlar bana kalırsa, ilgili eleştirinin ve özeleştirinin iyi örnekleri olan dizeler.

Masumun Yabancıya Dönüşümü: Yukarıdaki temayla bağlantılı bir var sayıma geliyorum. Kitap M.Ö. ve M.S. diye ayrılmış ki- M.Ö’yi sanılanın aksine masumiyet dönemi diye adlandırabilir miyiz? Yani dernekte ruhların üzerine boca edilen o kutlu güne ilişkin antlar ve daha bir sürü şeyin hüküm sürdüğü bir zaman dilimi. İşte bu alanı, güncel siyasetin tabirlerine indirgemek haksızlık olacaktır. Dolayısıyla, buradaki zaman dilimine mücahitlik dönemi değil, masumiyet dönemi demeyi tercih ediyorum. Schwerte’nin Goethe’nin Faustçu ideolojisinin temeli saydığı “tradejinin trajiksizleştirilmesinden” mülhem Moretti’nin geliştiği “masumiyet retoriği” kavramına başvuruyorum. Buna göre Goethe kahramanını geçmiş günahın yükünden kurtarmak ister, bu günah ise Faust’un trajedisinin trajikliğinin soyulmasıdır. Yani Faust, şeytanla bir anlaşma yapar – çünkü onun tarafından ayartılmıştır[2]. Moretti bu durumu “(..) Öyleyse, masum bir anlaşma. Sonra masum davranışlar. En sonundaysa masum bir arzu” diye nitelerken ilave eder; “(..) Hayır, düş görmek suç değil. Tamamen masum bir uğraşı. Veya belki, insanın kendini hiç de masum olmayan bir başka şeye hazırlamasının tamamen masum bir yolu[3].  Dolayısıyla, bir masumiyet evet ancak “trajedinin trajiksizleştirilmesine” referans veren bir masumiyet diyebiliriz, Malikoğlu’nun şiirleri için.

Yorganın bu ucunu böyle tutarsak, diğer ucunu yani M.S.’yı ise bir yabancılaşma dönemi olarak kategorize edebiliriz. Şairin etrafından çekilen ve git gide kendisine yabancılaşan bir evre.   
Şair hikayesini anlatırken, kendini üzerine çöken büyük yılgı ve yorgunluk karşısında ataletle, işler olmama ve tembellik talebiyle meşrulaştırıyor; masumlaştırıyor, bir diğer deyişle. “Arınç buysa ben arınmam/ derviş cipini satsa/ yahut yatsa rüyaya” (s.13). Moretti’nin izinden gidersek, masum olan beden-ruh ayrımının yapılmadığı bir dönem değil, bilakis bu ayrımın özne tarafından bilinçli bir şekilde talep edildiği bir hal ise, yabancı olana bu ilişkinin koptuğu değil; koparken acı verdiği, yarı narkozlu bir hali atfedebiliriz ki – şairin başına gelen/tercih ettiği de, bu gibi duruyor.

Kitabın ikinci kısmı olan M.S.’de öznenin bu hali daha ileri götürmesine tanıklık ediyoruz. Bu yabancılaşma bir yanıyla hayırlı bir yabancılaşma, şairin Türkiye topraklarındaki haksızlık ve adaletsizlik örneklerini daha geniş bir radarla taradığı ve çarpıştığı döneme referans veriyor. Kolektif masumiyetin olmadığının ayırdında bir masum. Nitekim, İkinci kısmın ilk şiirinin ismi “Tengriye” bu nedenle önemli bir örnek. Tengri ile Türklüğün özcü ilişkisinin yüceltilmesi (Tengri dili, Türkün dili, Türkçe ezan), sık sık dize sonlarında vurgulanan “Hun” kelimesinin yankıladığı sert bir sesle Türklüğün ve “kan” vurgusunun yapılması bu minvalde okunabilir;

“Tengri Dağı’nı erittik; börteçine’ynen çıktık yola/ Seçilmiş milletiz biz. Kımız içtik müsekkinle/ Hiç migrenimiz tutmaz; seferde armut koparır/ akçesini dalaasangillerdeniz” (Tengriye, s.24). Ve sonrasında tüm bu özcü büyük hattın bu Türk olmayan unsurlar için çıkarttığı büyük maliyet listesine vurgusunu hatırlamak gerekiyor şairin.  

Çünkü tengrinin dilinde j harfi yok. Tengrimiz onlara çok kızıyor; ama x harfine kızmaktan j harfine sahip kolej çocuklarına sıra gelmiyor; unutuyor belki de bilmiyorum” (s.25). Nitekim, aynı şiirdeki “Tengri bir kavmin yaratıcısıdır! Yobaz zalim ve öylesine” (s.26) ve “Bir ve tek olan Allah’ın adıyla ateş ediyoruz sana tüm X’lerimizi ve W’lerimixi yanımıza alarak” (s.26).

Şairin bu yeni evresinde, Türkçü-İttihatçı ruhun geniş bir kurban yelpazesi olduğuna ilişkin mesajları alıyoruz: “Milliyetçil yerlerimi aldırdım” (s.32) gibi bir dizeye de ev sahipliği yapan, “Ütopya İçin Öneriler” bu temanın varyasyonları olarak öne çıkıyor. Bu şiirin üçüncü kısmı olan Onbeşliler’de yukarıda andığım kesintisiz öz ve bu özün sebep olduğu yıkımlara ilişkin eleştiri, “Biz olmasak olmazdı yakışıklı Pol Pot” (s.34) dizesine kadar götürülüyor. Art arda gelen üçlemeyi şairin ayılma dönemine ait, Türkiye’de bir zamanlar yaşamış olan ve hala yaşayan diğer etnik gruplardan dilediği bir özür olarak kabul edebiliyoruz. Bu özrün ise bir Çözüm Süreci liberalinin özründen farklı olduğunu ve kendisine düşman olarak tanıtılanların safına tam bir geçişi, bir nevi teslimiyeti simgelediğini teşhis edebiliyorum.

Sırası gelmişken, şiirlerde karşımıza çıkan bir tema ise “Çözüm Süreci”. Şairin içine uyandığı bu yeni bilinç ve yeni ayıklık haline tam da beklediği bir merhem olarak kodlayabiliriz Çözüm Süreci’ni. Bugünlerde Cumhur İttifakı’nın dağılma ihtimaline karşılık bir kez daha gündeme getirilen ve 2012-2013 yıllarında siyasetin ana gündem maddesi olan bu sürecin şairi çok sevindirdiğini hatırlıyorum. İyileştirme Sekansı- I ve II’inci şiirlerde çözüm sürecinin sonlanmasının şairde bıraktığı yılgının genel havası teneffüs edilebiliyor.

Bit Yeniği Şiirinde ise anlıyoruz ki, Malikoğlu’nun bakışı berraklaşıyor ve politik muarızlarına yeni bir aktör ekleniyor: müteahhidler. “Bir başkasının bir başkasından olan oğlunun/ üçüncü arabasını [Audi TT] alabilmesi için/ kozlu’da metan gazından gebermek, nalları dikmek.. / that’s simple!” (Bit Yeniği, s.30). Bir diğer deyişle, eski çevresi, yeni muktedirlere dönüşüyor.

İsmet Özel’le Bitmek Bilmeyen Cebelleşme; Yukarıda andığım meseleyle paralel okunmasını teklif edeceğim bir başka husus ise şairin İsmet Özel’le ilişkisi. Eminim ki, birçok Türk şairi gibi Enes Malikoğlu da bu nefret-aşk gerilimi içerisinde her gece rüyasında Büyük İsmet Özel’le cebelleşiyordur. Şiirindeki kanıtları izleyen dikkatli bir göz bunu hanesine yazabilecektir. Poetik olanda bazı bazı bitiştikleri açık, ideolojik olanda ise savruldukları. Kitabın ikinci kısmı bu yanıyla bir çifte eleştiridir. Üstelik, sadece bir Cumhuriyet ideolojisi eleştirisi değil, daha geniş bir perspektifte İttihatçılık eleştirisi işin içerisine girmektedir ki, şaire göre İsmet Özel de bugün eleştirisini yaptığı Türkçü- İttihatçı ruhun taşıyıcıları arasındadır. Malikoğlu’nun Özel’e bakışını kavramak için hatırlamakta fayda var. Geçen haftalarda büyük şairin 74’üncü doğum gününde Malikoğlu facebook hesabından şöyle bir paylaşım yapmıştı; “Dahinin, büyük sanatçının zırva hakkı vardır diye düşünüyorum. Her şeye rağmen İsmet Özel..”. 

Her şeye rağmen? Bu her şey nelerden oluşuyor? İsmet Özel’in şiiriyle ilişkisi gibi çetin bir tartışma konusunu buraya taşıma niyetinde olmamakla birlikte, Malikoğlu’nun İsmet Özel’in poetikasıyla politikası arasında bir tercih yaptığı ve bir kez daha politikasından arındırılmış bir şaire onay verdiği görülüyor ki- bu çok su kaldırır bir argümandır.

Diğer yandan, poetik olarak İsmet Özel’in ama bilhassa da “Amentü’nün” etki alanında kalmasını örnekleyen dizeler ise şöyle sıralanıyor;
“Ben, her kimin temsiliysem ben/ Katolik cenazelerine güzellik kremi ihraç eden ben” (Ütopya İçin Öneriler, s.36)
Sanırsın benden sorulur/ Valonlar ve Flamanlar” (Cihangir’deki  O Tablo, s.37).
“Ne İbrahim olabildim bunca vakit ne cesur bir Ticani”  (Cihangir’deki  O Tablo, s.38).
“Biz şiire toptan girdik/ Şikago, İlyonis, Hay Market” (Jilet Olmaya Gitmek, s.53).

Amentü şiiriyle aşk-nefret gel gidinde bir başka hesaplaşmayı ise “İnsan Eşek Gibi Mahlukâttır İşte Babam!” şiirinin bizatihi başlığında teşhis edebiliyoruz ki, bu kanıtlar arka planda işleyen ve kapanmamış ("kimin için kapanmıştır ki?" sorusu bir başka yazının konusudur) bir İsmet Özel hesaplaşmasına bizi götürüyor.

İmgece Cimri Olma: Malikoğlu “Kabızlığa Ağıt” isimli pek estetik olmayan ismiyle öne çıkan şiirinde, masumiyet günlerine ilişkin “ölmeden önce en az üç şiir kitap çıkaracaktık” dizesiyle ünlem veriyor; “İlk bölüm sessizliğimin imgeleriyle “inleyecekti muhtemelen/ İde’si olmayan bir hayatın tarihçesi.. [of, ne afili!]” (s.27).  İmgelere başvurma konusunda cömert bir şair, imgeci bir şair diyemeyiz Malikoğlu için. Nitekim, kısa bir süre önce Koza Dergi’nin 25’inci sayısındaki soruşturmasında şöyle diyor; “Bu tasnifler içinde kendimi nereye koyuyorum diye sorulursa. Sanırım hiçbir gruba ekleyemediğim, imgeye ne düşman ne de aşık olan üçüncü gruptan görüyorum kendimi. Ve kendimi somuta yaslıyorum öyle yazıyorum. İmgeyi aramıyorum, ama gelirse kapımı kapatmıyorum uyuyorsa davet ediyorum. (..) Kişisel olarak imgeyi ben gizlenmek için değil de var olan cümleyi/sözcüğü veya-nadiren de olsa- görseli tersten şaşırtma aleti olarak kullanıyorum. Görseli/sözcüğü/cümleyi eğip büküp gene okuyucunun anlayacağı dilden söylüyorum”.

Malikoğlu yerli yerinde, kararında, hatta sakınımlı bir kullanımdan bahsediyor. Bu halde, bu şiiri imgece de kabızlığa ağıt olarak okumalı mı? Sanırım yeniden aynı şiirin birinci dizesine dönmek gerekebilir; “Biz şiirin bittiği yere denk geldik” (s.27) ve bir sayfa sonra bir yanıyla da bir imgeselciler ormanı olan “Antoloji.com’a yenildik” (s.28) diye ekliyor.

Kanaatim Malikoğlu’nun esrik bir şair olmadığıdır, bu yanıyla şiirin esrimesinde önemli bir enstrüman olan imge konusundaki ketumluğu, esrime konusunda da Malikoğlu şiirini tıkamaktadır. Esrime şiiri değerlendirirken bir kriter olmayabilir. Ancak, Malikoğlu şiirinde ritmi aşağıya çeken bir faktör olduğunu düşünüyorum.

Bunun dışında kulak tırmalayan dizeleri anmak zorundayım. “Pusma pustukça sıra sana gelecek” (Pişmanlık, s.29); “Kinler geldi kinler geçti” (Bit Yeniği, s.30) ; “şairin eğlenmesi meşhurdur evlenmesi değil” (Perspektifli Minyatür, s.49) poetik kerameti şairin kendinden menkul bile olamayan dizeler.

Ancak, “Metruk bir dünyada oldum/ Yağmura majezik karıştırın/ Kısa keseceğim şakaklarımı” (Şaz Kıraat, s.42); “En yakın toplu mezar: en büyük göz hastalıklarımız./ Bunlarsız, kork’suz ve idamsız/ Soyunduğumuz ihram çarpa ki/ Biz aslında o değildik” (Şaz Kıraat, s.43) gibi dizeler ise “Shine on you crazy diamond” sınıfında ve tek kelimeyle büyük.

Diğer yandan, Çirkin, Dizimin Kanaması, İnsanın Masif Parkeye Verdiği Tepki, Kan Dağası isimli şiirleri kitabın ortalamasını aşağı çeken şiirler hanesine yazmak zorundayım.

Uzun yıllar beklemesine karşın bir ilk kitap olarak “Anladığım Kadarıyla” o güne kadar biriktirdiği tüm meseleleri okuyucunun üzerine boca etmek ve onu kendi müstakil gündemiyle boğmak konusunda zorlayıcı olmayan; sakin, iyi bir ses düzeyi yakalamış bir eser. Bu yüzden, sesi yüksek çıkanların agorasında “hem zarifane hem levendane bir şair” olarak Malikoğlu’nun dünyasına göz atmak şiir okuyucusu için vaatkâr bir tecrübe olacaktır.   




[1] Erbatur Çavuşoğlu, "İnşaata Dayalı Büyüme Modelinin Yeni-Osmanlıcılıkla Bütünleşerek Ulusal Popüler Proje Haline Gelişi: Kadim İdeoloji Korporatizme AKP Makyajı", Birikim Dergisi, S.296, Aralık 2013, s.70-73.
[2] Franco Moretti, Modern Epik, Goethe’den Garcia Marquez’e Dünya Sistemi, Çev: Nurçin İleri ve Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, 2005, s.25-27.
[3] a.g.y, s.31-33.

Kaygusuz 6, 2018.

Birkaç Rüya Kaydı...


#Rüya 1 (24 Aralık 2016 Gecesi)
Aydınlık bir sonbahar ya da kış öğleni. Gecekondulara bakan bir tepede, yaprakları iyice azalmış bir ağacın altındaki tahta masalara oturmuşuz. Ağaca rengarenk çaputlar bağlanmış. Çevredekiler (belki biz) çaput bağlamaya devam ediyoruz. Şair Levent Yılmaz var. Rakı ya da çay içiliyor. Üşümüyoruz, onu hissediyorum. Diğer simaları tanımıyorum. Bir tek, aynı katı paylaştığımız hukuk bürosunda çalışan kızıl saçlı Emine. O da orada. Levent Yılmaz'la şiir ya da tez konuşuyoruz. Emin değilim. Emine konuşuyor mu, ondan da.

Derken, bir otobüs yolculuğuna başlıyoruz. Aydınlıkken başlıyor ve gece devam ediyor. Bahçeli evlerin olduğu, müreffeh orta-üst sınıf semtlerinin içinden geçiyoruz. Tek tük köpek gezdiren kadınlar. Yürüyüş yapan orta yaşlı erkekler. Bahçeler hâla rengarenk. Ankara'ya, Bursa'nın tepelerine benzeyen  bir semt. Bu semt dünyanın her neresindeyse adı Bahçelievler. Otobüs yolculuğu huzur veriyor.

Otobüs, bildiğimiz bir otobüsün iç mekanına sahip değil. İçinde bir asma kat ofisi var. Beyaz ışıklandırılmış. Camla çevrelenmiş. Dershane odası gibi. Sigara içiliyor. Kimi ayakta kimi oturan yüzleri belirsiz insanlar. Levent Yılmaz'ın sırtı dönük, ofisin ortasında tutamağa yapışmış; yüzünü göremiyoruz. Ses tonu çocukluğunun Ankara'sına bir yolculuk yapıyor gibi gevşemiş. Bir şeyler anlatıyor.. Dinliyorum, mahcup bir dikkatle. Sabah sükûnetle kalkıyorum. 

Alison Moritsugu

#Rüya 1,5 (Aralık sonu, Ocak Başı bir gece)

Firmadan Pakistanlı arkadaş Rızwan'la Vietnam ya da Malezya'da bir plastik makineleri fuarına gitmişiz. Kireç badanalı, ferahlatıcı derecede beyaz evlerin avlularına çıkan koridorlarda yürüyoruz. Üzerimizde Asya güneşi. Rüyanın gerisini hatırlamıyorum. Dolu bir sidik torbası, yüksek tansiyon ve ama tuhaf bir ferahlık hissi ile uyandım.


#Rüya 2 (21 Şubat 2017 Gecesi)

gündüz internet sitelerinde rastgeldiğim haberlerin etkisinde gördüm bu rüyayı, eminim. birincisi; reina saldırganının kaldığı evdeki mısırlı kadına dair. kadın görende şehvet uyandırıyor. yazışmalarda, işidlilerin toplu seks isteğini kabul ettiğini okuyorum, bingo. ikincisi ise ırak ve suriye'de işidlilerin seks kölesi kadınları (aralarında sünniler de var) esir ettikleri mekanları görüyorum. kusma hissiyle dolup taşmıyorum. kanıksamışım. benim yerime rüyam kusuyor:

Şöyle ki,
Şehremini'de hep önünden geçtiğim, belki en fazla bir kez alışveriş yaptığım bir piliç çevirmeci var. ya bu dükkan ya da bunun yanındaki dükkan ikinci okuduğum haberdeki izbeliği yansıtıyor. dükkan ziyarete açık. bir esirhane gibi. işidlilerin olabilir, burası. ancak içeri girince, işidlilerin tutulduğu, darp edildiği ve halka izletildiği bir yer olduğunu görüyorum. duvarlarda kanlar var. içerisinin kokusunu merak ediyorum ama alamıyorum. çok uzun kalmanın tekinsiz olduğunu düşünüp, geri çıkıyorum. 

#Rüya 3 (23 Şubat 2017 Gecesi)

eski okulum yedikule lisesi. mimarisi tepeden tırnağa değişmiş. dairesel bir bina olmuş. koridorlarda sürekli dairesel hareketler tekrarlayarak, binanın diğer cephesine geçiyoruz. erkek grubu olarak volta atıyoruz. eski voltalardaki gibi ama bir şeyler eksik; büyümüşüz. bol floresanlı, çıldırtıcı lise ışığı altında, büyümüşüz. sınıflardan bazılarında liseden sonra hiç konuşmadığımız koca dudaklı ve sinsi sertaç'ı görüyorum. kimlerle birlikte katıldığımı bilmediğim derste, lümpen şahıs kamuran şenol, hoca konumunda, "13. dünya savaşındayız" diyor, ya da "13.sünü idrak ettiğimiz şu günlerde de" olabilir.. uykuda dahi 3.'sünden sonrasını takip edemediğimi ve bu işte bir saçmalık olduğunu fark ediyorum. ama teslim olmuşum. küçük üçgen flamalarda, efes pilsen'in bu derslerin sponsoru olduğu belirtilmiş.

sair zamandan daha erekte bir penis ve işeme isteğiyle uyandım.

Andy Rudak

 
#Rüya 4 (Mart'ın ilk haftası)
Sıvaları dökülmüş, metruk bir hanın denize bakan vişne çürüğü koridorlarında ilerliyorum. Yürüdüğüm yer, kışın kaderine terk edilen sayfiye apartmanlarına benziyor. Bir yandan kesinlikle yürüyorum ancak kaydettiğim hız adımlarımdan kaynaklı olamaz. Bir aracın içerisinde olabilirim ama bunu da söyleyemiyorum. Sağımda, fırtına ve yağmur içerisinde Körfez'in yükselen ve yeniden gri-siyah sulara inen beyaz dalgalarını görüyorum. İç ürperten bu manzarayı iki yerden hatırlıyorum. Birincisi, Ankara ya da feribotun çalışmadığı Bursa yolculuklarında sağımda kalan İzmit körfezi'nin hiç güneşli görmediğim manzarası. İkincisi ise Erdek yolculuklarında sağımızda bize eşlik eden Bandırma Körfezi. Bandırma Körfezi bitmeden yaz gelmiyor. Belki, biraz da Şile'deki dalgakıranın dışı.  Koridorlarında yürüdüğüm vişne çürüğü han denize daha yakınken, tepeye doğru yükseliyor. Manzara uzaklaşıyor. Birden siyah-gri suların arasında beyaz balinalar ve orkaların başlarını çıkarttıklarını, zıpladıklarını ve yeniden suya daldıklarını görüyorum. Hanın koridoru tamamlanıyor mu? Çok korkuyor muyum? Uyanıyorum...

#Rüya 5 (Mart'ın ikinci haftası)
Öncelik sırasını hatırlamıyorum. Yanımda şahsen tanıdığım kimse yok. Simalar, dizilerden apartılmış sıradan ve bol sakallı karanlık tipler. Birisi ile kader ortaklığımız var. Onu daha iyi ve sıcak buluyorum. Rüyanın suç ortağı da o, aslında. Tayland'da ya da Vietnam'da bir gece kulübündeyiz. Sahnede bol terli ve çekik gözlü kadınların yanında Kuzey Avrupalı kadınlar da var. Hangisi müşteri hangisi çalışan anlamıyorum, elimde daha önemli bir iş var. Erkek kalabalığı, hazirûn bizimle bir havadis paylaşıyor. İstanbul'da satılan uyuşturucunun birim fiyatı yeniden belirlendiği gibi, gece kulüplerinin mafya arasındaki parselizasyonu da elden geçirilmiş. O anda, tüm gövdemle (evet, rüyanın içi olduğunca dışı da var, bir ayak hep rüyanın dışına basıyor), orada olmamam gerektiğini, bu bilginin maruz müşahidi olduktan sonra hayatta çok kalamayacağımı düşünüyorum. Takip eden sahnede Beyazıt, Eminönü ya da Nuruosmaniye'de bir han odasındayız. Güneydoğu Asya'dan İstanbul'a gelen tebligat ilgililere tebliğ ediliyor. Tansiyon yüksek, çatışma çıkacağı kesin. Bir sonraki sahnede gece 10 civarı Millet caddesinde, tramvay hattının ortasındayım. Sokak lambaları loşluğu yaramıyor. Karşımızda tanklar. Önlerine geleni tarıyorlar. Bazılarını ezmeye çalışıyor ve başarıyorlar da. Tankların içindeki askerler caddedekilere yeni uyuşturucu regülasyonunu duyuruyorlar. Ancak, asker tarafsız değil, mafyanın kurallarını tebliğ ediyor. Peyzajın arasında gizleniyorum. Kendimi tramvay yolunun bir sağına, bir soluna atıyorum. Tanklardan inen askerler sokaktakilere ateş açmaya devam ediyor. Benimle birlikte olan ve sağa sola kaçışanlar da, mafyanın yeni yasasını kabul etmeyen eski düzen artıkları. Korkuyla uyanıyorum.

20 Şubat 2019 Çarşamba

Fatih Mutlu - Bakmak, Görmek ve Boşluk






Sloganımız “Bakmak boşluğu değerlendirmektir”, Ozan Can Türkmen'in Az Önceki Oda kitabından. Daha önce çün' dergisinin Kış 2015’te yayımlanan 4. sayısında, yani editörlerinden biri olduğu ilk sayıda yer aldı.

“Bakmak” ve “görmek” arasındaki klasik ayrımdan başlayabiliriz. Türkmen’in şiiriyle akraba olduğunu düşündüğüm erken dönem sufilerinden Nifferî “Ne kadar çok görürsen, onu ifade vasıtaları da o denli daralır,” diyor. İbn-i Arabî olmasa hakkında bilgimizin olmayacağı bir sufi Nifferî. Teorisine uygun bir şekilde görünür olmamayı seçmiş.

Eğer Ozan Can Türkmen’in dizesini “değerli olan bakışın kendisidir” anlamında alacaksak ve fayda ile ifade kelimelerinin Arap dilindeki akrabalığını da hesaba katacaksak o zaman tersinden Nifferî’ye ulaşırız: “Bakmak ifade etmenin görmek dışındaki bir biçimidir.”


Gelelim dizedeki önermeye... “Boşluk” konusunda yine Türkmen şiirinin uzak akrabası saydığım kıymetli dostum Ufuk Akbal’ın bir dizesi imdadıma yetişiyor:

“Boşluk radiohead dinleyemediğim yermiş.” Ufuk Akbal’ın boşluğunda bir mutsuzluk var ve “değerlenmesi” işiterek gerçekleşiyor. İşte benim zihnimde ikisini birleştiren yer burası. Görmenin temel paradigma olduğu bir uzamda başka araçlarla yürümeyi seçmiş iki şair. İşte şairane olanla şiir olanın arasındaki ayrımın kalktığı yer. İşte ütopya.


Şimdi Akbal'ın boşluğunu dolduralım ve kaldığımız yerden işimize devam edelim.


Asilisler.com, Temmuz 2018