Enes Malikoğlu’nun poetik
faaliyetinin tarihçesine baktığımızda, geç kalmış gibi görünen bir kitapla
karşı karşıyayız, diyebiliriz. Tasfiye, İzafi, Yordam gibi mecmualarda bugün
kendisiyle eş zamanlı yazan birçok şairden evvel başladığı macerasını Afro gibi
damgasını bastığı ve hala eksikliği hissedilen bir mecmuanın yayıncısı olmakla
taçlandırmıştı. Son günlerin tartışmasından mülhem, şayet varsa bir 2010’lar
kuşağı – Afro bu kuşağın kısa soluklu ama etki bırakan dergilerinden biri
olarak anılacaktır. Elbette, tam bu noktada, Mustafa Nurullah Celep’in dergiciliğin
bir ideal olduğu argümanıyla Fayrap’ı överken, tıknefes yeni biçimci dergilere karşı
eleştirisini Afro özelinde de hatırlamakta fayda olabilir.
2018 yılında İzdiham
Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluşmuş olan kitabın ana meselelerini birkaç
başlık altında toplayabiliriz;
Mücahidin Müteahhide Dönüşümü;
Bugün siyasal iktidara yöneltilen eleştirilerin başında bir tür “sosyal sınıfın
dönüşümü” hikayesi geliyor ve bunun retorik karşılıklarından biri de “mücahitken
müteahhit oldular” ifadesinde kendisini buluyor. İktidar partisi için inşaat
sektörünün merkezi önemi herkes tarafından biliniyor. TÜİK verileri sektördeki
yatırımların karşılığında 2002-2016 yılları arasında reel olarak 2.8 kat
büyümeyi işaret ediyor. Türkiye İMSAD 2018 Sektör Raporu’na göre ise 2017
yılında inşaat sektörü yüzde 8,9 büyürken, özellikle üçüncü çeyrekte yaşanan
yüzde 18,6’lık büyüme dikkat çekiyor.
Erbatur Çavuşoğlu'na göre mevcut
iktidar partisinin hegemonyası, tarihten devraldığı korporatist ilişkilerin
İslami ve milliyetçi özgün bir sentezle makyajlanmış halini temsil ederken; hak
değil görev temelli, güçlü bir lider kültürüne dayanan bu makyajlanmış modelin
meşruiyeti ise inşaata dayalı büyüme modeli olan Ulusal Popüler Proje ile
sağlanıyor. Yeni sembolü TOKİ olan bu hegemonya projesinin temel fiili ise inşa
etmek ve metalaşmamış mekanları emlak piyasasına dahil etmektir[1].
İktidarın sektöre hususi bakışını
yansıtan bu verilerden sonra, şunu da eklemeliyiz: Galatasaray sabık Başkanı
Ünal Aysal’ın “AKP’ye oy veren 20 milyon Galatasaray taraftarı” var sayımı nasıl
istatistikle çelişiyorsa, iktidar partisine oy veren geniş toplumsal kesimlerin
de bir zamanlar mücahit olmadıkları gibi, topyekun müteahhide dönüştükleri de
söylenemez. Ancak, sosyoloji, antropoloji ve siyaset psikolojisinin
cebelleşeceği bu önermenin bize kalan yanı ise poetik deneyim alanına
indirgenebilir.
Doğrusu bu ya, ilgili temaya dair
hali hazırda, irili ufaklı birçok şiir yazılıyor. Bazıları alabildiğine kitsch
ve nihayetinde Üsküdar’a, At Pazarı’na, şallı kızlara, nargileci oğlanlara
dayanıp sönümleniyor. Enes Malikoğlu’nun kitabında ise arka planda işleyen bu
tema, ilgili eleştirinin en içten dile getirilişlerinden biri olmaklığıyla
kalmıyor, meseleyi kafelerdeki kız ve oğlanları röntgenlemektense daha sahici
yanıyla ele alabiliyor.
Nitekim, söz konusu Malikoğlu şiiri olduğunda, şairin uzun süredir inşaat sektörünün içinde bir
mühendis olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu yanıyla Malikoğlu, şiirin payına düşen yabancılaşma efektinin
tam da sinir uçlarından okuma imkanına sahip bir şair diyebiliriz.
Malikoğlu’nun şiirlerinde öne
çıkan motif, büyük ve kutlu bir zamana kadar, birbirlerine sahip çıkma taahhüdü
veren (yani ironik yönüyle yine müteahhitlerin), aslında birer yedek paraşütü
olduğu ve o kutlu gün (! - herkes için anlamını şaşıran) geldiğinde açılmak
üzere, bir kenarda saklandığıdır. Şu dizeleri bu kontekste okumayı teklif
ediyorum (Yedek Paraşüt, s.18-19):
“Oysa değil miydi ki/ Ey
yoldaşlar bizleer, sistemin dişlileri değiliz./ Ve bizler her ahval ve şeraitte
direneceğiz/ Dar’ul harb’in bir ferdi olmaktansa ipi boyna kendimiz geçireceğiz”
“her cumartesi dernekte/ dernekte siliniyor ruhlar/ ideologya
derslerinde”
“biliriz, hepimizi birimiz için – de olsa/ birimiz bir pundunu bulunca
müteahhit”
Ve İtirazlar (Dipnot I-IV,
s.13-16);
“Tahrif gücü yüksek bombadır/ bize lüksiyat”
“Gençtik ve güzeldik/ itinayla itiraz ederdik/ Belki buydu kusur”
“Hür ve namuslu ayaklarımız vardı/ aşındıramadığımız yollar-yürüdükçe/
Altlarımızda doru atlarımız/ Libadiye’de katlarımız olmadan önce”
“Darul harpten yeni çıktık sen bekle/ Cumaya gittim bir cumartesi
döneceğim” (Bir Takım Aksaklıklar, s.51).
Bunlar bana kalırsa, ilgili
eleştirinin ve özeleştirinin iyi örnekleri olan dizeler.
Masumun Yabancıya Dönüşümü:
Yukarıdaki temayla bağlantılı bir var sayıma geliyorum. Kitap M.Ö. ve M.S. diye
ayrılmış ki- M.Ö’yi sanılanın aksine masumiyet dönemi diye adlandırabilir
miyiz? Yani dernekte ruhların üzerine boca edilen o kutlu güne ilişkin antlar
ve daha bir sürü şeyin hüküm sürdüğü bir zaman dilimi. İşte bu alanı, güncel
siyasetin tabirlerine indirgemek haksızlık olacaktır. Dolayısıyla, buradaki
zaman dilimine mücahitlik dönemi değil, masumiyet dönemi demeyi tercih
ediyorum. Schwerte’nin Goethe’nin Faustçu ideolojisinin temeli saydığı
“tradejinin trajiksizleştirilmesinden” mülhem Moretti’nin geliştiği “masumiyet
retoriği” kavramına başvuruyorum. Buna göre Goethe kahramanını geçmiş günahın
yükünden kurtarmak ister, bu günah ise Faust’un trajedisinin trajikliğinin
soyulmasıdır. Yani Faust, şeytanla bir anlaşma yapar – çünkü onun tarafından
ayartılmıştır[2]. Moretti
bu durumu “(..) Öyleyse, masum bir
anlaşma. Sonra masum davranışlar. En sonundaysa masum bir arzu” diye nitelerken ilave eder; “(..) Hayır, düş görmek suç değil. Tamamen masum
bir uğraşı. Veya belki, insanın kendini hiç de masum olmayan bir başka şeye
hazırlamasının tamamen masum bir yolu”[3].
Dolayısıyla,
bir masumiyet evet ancak “trajedinin trajiksizleştirilmesine” referans veren
bir masumiyet diyebiliriz, Malikoğlu’nun şiirleri için.
Yorganın bu ucunu böyle tutarsak,
diğer ucunu yani M.S.’yı ise bir yabancılaşma dönemi olarak kategorize
edebiliriz. Şairin etrafından çekilen ve git gide kendisine yabancılaşan bir evre.
Şair hikayesini anlatırken,
kendini üzerine çöken büyük yılgı ve yorgunluk karşısında ataletle, işler
olmama ve tembellik talebiyle meşrulaştırıyor; masumlaştırıyor, bir diğer
deyişle. “Arınç buysa ben arınmam/ derviş
cipini satsa/ yahut yatsa rüyaya” (s.13). Moretti’nin izinden gidersek, masum
olan beden-ruh ayrımının yapılmadığı bir dönem değil, bilakis bu ayrımın özne
tarafından bilinçli bir şekilde talep edildiği bir hal ise, yabancı olana bu ilişkinin
koptuğu değil; koparken acı verdiği, yarı narkozlu bir hali atfedebiliriz ki –
şairin başına gelen/tercih ettiği de, bu gibi duruyor.
Kitabın ikinci kısmı olan M.S.’de
öznenin bu hali daha ileri götürmesine tanıklık ediyoruz. Bu yabancılaşma bir
yanıyla hayırlı bir yabancılaşma, şairin Türkiye topraklarındaki haksızlık ve
adaletsizlik örneklerini daha geniş bir radarla taradığı ve çarpıştığı döneme
referans veriyor. Kolektif masumiyetin olmadığının ayırdında bir masum.
Nitekim, İkinci kısmın ilk şiirinin ismi “Tengriye” bu nedenle önemli bir
örnek. Tengri ile Türklüğün özcü ilişkisinin yüceltilmesi (Tengri dili, Türkün
dili, Türkçe ezan), sık sık dize sonlarında vurgulanan “Hun” kelimesinin
yankıladığı sert bir sesle Türklüğün ve “kan” vurgusunun yapılması bu minvalde
okunabilir;
“Tengri Dağı’nı erittik; börteçine’ynen çıktık yola/ Seçilmiş milletiz
biz. Kımız içtik müsekkinle/ Hiç migrenimiz tutmaz; seferde armut koparır/
akçesini dalaasangillerdeniz” (Tengriye, s.24). Ve sonrasında tüm bu özcü
büyük hattın bu Türk olmayan unsurlar için çıkarttığı büyük maliyet listesine
vurgusunu hatırlamak gerekiyor şairin.
“Çünkü tengrinin dilinde j harfi yok. Tengrimiz onlara çok kızıyor; ama
x harfine kızmaktan j harfine sahip kolej çocuklarına sıra gelmiyor; unutuyor
belki de bilmiyorum” (s.25). Nitekim, aynı şiirdeki “Tengri bir kavmin yaratıcısıdır! Yobaz zalim ve öylesine” (s.26) ve
“Bir ve tek olan Allah’ın adıyla ateş
ediyoruz sana tüm X’lerimizi ve W’lerimixi yanımıza alarak” (s.26).
Şairin bu yeni evresinde, Türkçü-İttihatçı
ruhun geniş bir kurban yelpazesi olduğuna ilişkin mesajları
alıyoruz: “Milliyetçil yerlerimi
aldırdım” (s.32) gibi bir dizeye de ev sahipliği yapan, “Ütopya İçin
Öneriler” bu temanın varyasyonları olarak öne çıkıyor. Bu şiirin üçüncü kısmı
olan Onbeşliler’de yukarıda andığım kesintisiz öz ve bu özün sebep olduğu
yıkımlara ilişkin eleştiri, “Biz olmasak
olmazdı yakışıklı Pol Pot” (s.34) dizesine kadar götürülüyor. Art arda gelen
üçlemeyi şairin ayılma dönemine ait, Türkiye’de bir zamanlar yaşamış olan ve
hala yaşayan diğer etnik gruplardan dilediği bir özür olarak kabul
edebiliyoruz. Bu özrün ise bir Çözüm Süreci liberalinin özründen farklı
olduğunu ve kendisine düşman olarak tanıtılanların safına tam bir geçişi, bir
nevi teslimiyeti simgelediğini teşhis edebiliyorum.
Sırası gelmişken, şiirlerde
karşımıza çıkan bir tema ise “Çözüm Süreci”. Şairin içine uyandığı bu yeni
bilinç ve yeni ayıklık haline tam da beklediği bir merhem olarak kodlayabiliriz
Çözüm Süreci’ni. Bugünlerde Cumhur İttifakı’nın dağılma ihtimaline karşılık bir
kez daha gündeme getirilen ve 2012-2013 yıllarında siyasetin ana gündem maddesi
olan bu sürecin şairi çok sevindirdiğini hatırlıyorum. İyileştirme Sekansı- I
ve II’inci şiirlerde çözüm sürecinin sonlanmasının şairde bıraktığı yılgının
genel havası teneffüs edilebiliyor.
Bit Yeniği Şiirinde ise anlıyoruz
ki, Malikoğlu’nun bakışı berraklaşıyor ve politik muarızlarına yeni bir aktör
ekleniyor: müteahhidler. “Bir başkasının
bir başkasından olan oğlunun/ üçüncü arabasını [Audi TT] alabilmesi için/
kozlu’da metan gazından gebermek, nalları dikmek.. / that’s simple!” (Bit
Yeniği, s.30). Bir diğer deyişle, eski çevresi, yeni muktedirlere dönüşüyor.
İsmet Özel’le Bitmek Bilmeyen Cebelleşme;
Yukarıda andığım meseleyle paralel okunmasını teklif edeceğim bir başka
husus ise şairin İsmet Özel’le ilişkisi. Eminim ki, birçok Türk şairi gibi Enes
Malikoğlu da bu nefret-aşk gerilimi içerisinde her gece rüyasında Büyük İsmet
Özel’le cebelleşiyordur. Şiirindeki kanıtları izleyen dikkatli bir göz bunu
hanesine yazabilecektir. Poetik olanda bazı bazı bitiştikleri açık, ideolojik
olanda ise savruldukları. Kitabın ikinci kısmı bu yanıyla bir çifte
eleştiridir. Üstelik, sadece bir Cumhuriyet ideolojisi eleştirisi değil, daha
geniş bir perspektifte İttihatçılık eleştirisi işin içerisine girmektedir ki, şaire
göre İsmet Özel de bugün eleştirisini yaptığı Türkçü- İttihatçı ruhun
taşıyıcıları arasındadır. Malikoğlu’nun Özel’e bakışını kavramak için
hatırlamakta fayda var. Geçen haftalarda büyük şairin 74’üncü doğum gününde
Malikoğlu facebook hesabından şöyle bir paylaşım yapmıştı; “Dahinin, büyük
sanatçının zırva hakkı vardır diye düşünüyorum. Her şeye rağmen İsmet Özel..”.
Her şeye rağmen? Bu her şey nelerden oluşuyor? İsmet Özel’in şiiriyle ilişkisi
gibi çetin bir tartışma konusunu buraya taşıma niyetinde olmamakla birlikte,
Malikoğlu’nun İsmet Özel’in poetikasıyla politikası arasında bir tercih yaptığı
ve bir kez daha politikasından arındırılmış bir şaire onay verdiği görülüyor
ki- bu çok su kaldırır bir argümandır.
Diğer yandan, poetik olarak İsmet
Özel’in ama bilhassa da “Amentü’nün” etki alanında kalmasını örnekleyen dizeler
ise şöyle sıralanıyor;
“Ben, her kimin temsiliysem ben/ Katolik cenazelerine güzellik kremi
ihraç eden ben” (Ütopya İçin Öneriler, s.36)
“Sanırsın benden sorulur/ Valonlar ve Flamanlar” (Cihangir’deki O Tablo, s.37).
“Ne İbrahim olabildim bunca vakit ne cesur bir Ticani” (Cihangir’deki O Tablo, s.38).
“Biz şiire toptan girdik/ Şikago, İlyonis, Hay Market” (Jilet
Olmaya Gitmek, s.53).
Amentü şiiriyle aşk-nefret gel
gidinde bir başka hesaplaşmayı ise “İnsan Eşek Gibi Mahlukâttır İşte Babam!”
şiirinin bizatihi başlığında teşhis edebiliyoruz ki, bu kanıtlar arka planda
işleyen ve kapanmamış ("kimin için kapanmıştır ki?" sorusu bir başka
yazının konusudur) bir İsmet Özel hesaplaşmasına bizi götürüyor.
İmgece Cimri Olma: Malikoğlu
“Kabızlığa Ağıt” isimli pek estetik olmayan ismiyle öne çıkan şiirinde,
masumiyet günlerine ilişkin “ölmeden önce
en az üç şiir kitap çıkaracaktık” dizesiyle ünlem veriyor; “İlk bölüm sessizliğimin imgeleriyle
“inleyecekti muhtemelen/ İde’si olmayan bir hayatın tarihçesi.. [of, ne afili!]”
(s.27). İmgelere başvurma konusunda
cömert bir şair, imgeci bir şair diyemeyiz Malikoğlu için. Nitekim, kısa bir
süre önce Koza Dergi’nin 25’inci sayısındaki soruşturmasında şöyle diyor; “Bu tasnifler içinde kendimi nereye koyuyorum
diye sorulursa. Sanırım hiçbir gruba ekleyemediğim, imgeye ne düşman ne de aşık
olan üçüncü gruptan görüyorum kendimi. Ve kendimi somuta yaslıyorum öyle
yazıyorum. İmgeyi aramıyorum, ama gelirse kapımı kapatmıyorum uyuyorsa davet
ediyorum. (..) Kişisel olarak imgeyi ben gizlenmek için değil de var olan
cümleyi/sözcüğü veya-nadiren de olsa- görseli tersten şaşırtma aleti olarak
kullanıyorum. Görseli/sözcüğü/cümleyi eğip büküp gene okuyucunun anlayacağı
dilden söylüyorum”.
Malikoğlu yerli yerinde,
kararında, hatta sakınımlı bir kullanımdan bahsediyor. Bu halde, bu şiiri
imgece de kabızlığa ağıt olarak okumalı mı? Sanırım yeniden aynı şiirin birinci
dizesine dönmek gerekebilir; “Biz şiirin
bittiği yere denk geldik” (s.27) ve bir sayfa sonra bir yanıyla da bir
imgeselciler ormanı olan “Antoloji.com’a
yenildik” (s.28) diye ekliyor.
Kanaatim Malikoğlu’nun esrik bir
şair olmadığıdır, bu yanıyla şiirin esrimesinde önemli bir enstrüman olan imge
konusundaki ketumluğu, esrime konusunda da Malikoğlu şiirini tıkamaktadır.
Esrime şiiri değerlendirirken bir kriter olmayabilir. Ancak, Malikoğlu şiirinde
ritmi aşağıya çeken bir faktör olduğunu düşünüyorum.
Bunun dışında kulak tırmalayan
dizeleri anmak zorundayım. “Pusma
pustukça sıra sana gelecek” (Pişmanlık, s.29); “Kinler geldi kinler geçti” (Bit Yeniği, s.30) ; “şairin eğlenmesi meşhurdur evlenmesi değil”
(Perspektifli Minyatür, s.49) poetik kerameti şairin kendinden menkul bile
olamayan dizeler.
Ancak, “Metruk bir dünyada oldum/ Yağmura majezik karıştırın/ Kısa keseceğim
şakaklarımı” (Şaz Kıraat, s.42); “En
yakın toplu mezar: en büyük göz hastalıklarımız./ Bunlarsız, kork’suz ve
idamsız/ Soyunduğumuz ihram çarpa ki/ Biz aslında o değildik” (Şaz Kıraat,
s.43) gibi dizeler ise “Shine on you crazy diamond” sınıfında ve tek kelimeyle
büyük.
Diğer yandan, Çirkin, Dizimin
Kanaması, İnsanın Masif Parkeye Verdiği Tepki, Kan Dağası isimli şiirleri
kitabın ortalamasını aşağı çeken şiirler hanesine yazmak zorundayım.
Uzun yıllar beklemesine karşın
bir ilk kitap olarak “Anladığım Kadarıyla” o güne kadar biriktirdiği tüm
meseleleri okuyucunun üzerine boca etmek ve onu kendi müstakil gündemiyle
boğmak konusunda zorlayıcı olmayan; sakin, iyi bir ses düzeyi yakalamış bir eser.
Bu yüzden, sesi yüksek çıkanların agorasında “hem zarifane hem levendane bir
şair” olarak Malikoğlu’nun dünyasına göz atmak şiir okuyucusu için vaatkâr bir
tecrübe olacaktır.
[1]
Erbatur Çavuşoğlu, "İnşaata Dayalı Büyüme Modelinin Yeni-Osmanlıcılıkla
Bütünleşerek Ulusal Popüler Proje Haline
Gelişi: Kadim İdeoloji Korporatizme AKP Makyajı", Birikim Dergisi, S.296, Aralık 2013, s.70-73.
[2] Franco
Moretti, Modern Epik, Goethe’den Garcia
Marquez’e Dünya Sistemi, Çev: Nurçin İleri ve Mehmet Murat Şahin, Agora
Kitaplığı, 2005, s.25-27.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Beni kâle almanızın kıvancıyla doluyum.